The Blood of Dawnwalker İnceleme
Eski Witcher yapımcıları tarafından geliştirilen Blood of Dawnwalker, gerçekten de Witcher serisine çok benziyor. Ruhani bir yan oyunu gibi. Bunu bir eleştiri olarak söylemiyorum, aksine bence oyunun en büyük artısı.
The Blood of Dawnwalker, Witcher’dan aşina olduğumuz açık dünya RPG formülünü vampir teması ve zamana karşı yarış fikriyle yeniden yorumlamış. Zaten diğer oyunlardan ayrılan en büyük farkı da bu zamana karşı işleyişi olmuş.
The Blood of Dawnwalker İnceleme
Ben oyunu yaklaşık 30 saate yakın oynadım. 30 saatlik deneyimimin ardından söyleyebilirim ki Rebel Wolves’un ilk oyunu, özellikle hikâye anlatımı ve oyuncuya sunduğu özgürlük konusunda dikkat çekici bir yapım. Ancak bu özgürlük, beraberinde bazı tavizleri de getirmiş. Oyunun eksikleri tabi ki var. Ama diğer taraftan yeni bir stüdyonun ilk oyunu için çok iddialı bir yapım. Ne kadar deneyimli kişilerin elinden çıktığını hissettiriyor.
Oyunun hikayesi Orta Çağ Avrupa’sının savaşlar, salgın hastalıklar ve siyasi çatışmalarla boğuştuğu bir dönemde geçiyor. Kara Veba’nın insanlığa vuracağı sert tokatın hemen öncesine gidiyoruz. Hikayemiz Karpat Dağları’ndaki Sangora Vadisi’nde geçiyor. Baştan söyliyim bu vadi, oyun için kurgulanan bir bölge.
Oyunun merkezinde ise ailesini kurtarmaya çalışan Coen isimli bir karakter var. Ancak Coen’in hikayesi klasik bir kahramanlık öyküsünden çok daha farklı ilerliyor. Çünkü kendisi tamamen insan değil; gündüzleri insan, geceleri ise bir vampire dönüşen bir karakter. Bir nevi melez de diyebiliriz. Oyundaki vampirler gün ışığından fellik fellik kaçarken, Coen ise sıradan bir insan gibi takılabiliyor. Zaten oyunun adı da buradan gelmiş..
Bu arada oyunun hikayesi çok orijinal değil, ama anlatım tarafında gerçekten çok iyi bir iş çıkartılmış. Ana karakterler zaten çok iyi yazılmış ama aynı zamanda karşılaştığımız birçok yan karakterin de iyi yazıldığını söyleyebilirim.
Oyunun iki temel fikri var. Birincisi birazdan daha detaylı anlatacağım zaman olgusu, ikincisi ise Coen’in sahip olduğu iki farklı taraf. Karakterimizin bu durumu sadece hikâyenin bir parçası olarak kalmıyor, aynı zamanda oynanışın da merkezine yerleşiyor. Gündüz ve gece farklı yeteneklere sahip olan bir karaktere sahibiz.
Hikâye ve anlatım
Coen’in ailesini kurtarmak için 30 günü var. Üstelik belirlenmiş bir görev sırasını takip etmek yerine neye öncelik vereceğizi kendiniz belirliyorsunuz.

Bu yapı oyunun “hikaye odaklı açık dünya” olarak tanımladığı sistemin temelini oluşturuyor. Ana fikir, olay kurgusu benzer olsa da herkesin aynı macerayı yaşamaması. Direkt olarak ailenizi kurtarmaya odaklanabilir, intikam peşine düşebilir, bazı karakterlerle ittifak kurabilir veya bazı görevleri tamamen görmezden gelebilirsiniz, tamamen sizin seçimlerinize bırakılmış.
Hatta bazı seçimlerde oyunu 3-4 saatte bitirmek bile mümkün. Oyuncuya her şeyi aynı oyun boyunca görme fırsatı sunulmaması da bu sistemin önemli bir parçası. Bu durum tabi benim gibi her köşe bucağı temizlemeliyim diyen oyuncular için büyük bir ikilemi beraberinde getirmiş. Sizi bir yandan strese sokuyor, bir yandan da bilinmezliği merak ediyorsunuz. Şöyle biraz yan görev yapayım, soru işaretleri tamamlayım derken zamanın su gibi akıp gittiğini fark ediyorsunuz.
30 gün gerçekten önemli
Bu 30 gün olayını biraz daha açalım. Çünkü hem hikaye hem de oynanış açısından önemli. Coen’in ailesini kurtarmak için 30 günü bulunuyor ve yaptığımız aktiviteler oyun içindeki zamanı ilerletiyor. gece 8, gündüz 8 zaman barımız var. Yaptığınız bazı seçimlerin o günden kaç bar götüreceğini görebiliyorsunuz. Buradaki denge bazı görevlerde iyi kurulmuş ama bazılarında sizi saçma bir ikilemde bırakabiliyor.

Burada 30 günün sonunda ne olduğunu tabi ki söylemeyeceğim. Çünkü bu yapı “haritada gördüğüm her şeyi yapmalıyım” anlayışını ciddi şekilde değiştiriyor. Zaten her şeyi yapmaya zamanınız da yok.
Oynanışındaki en temel fark ise Coen’in iki farklı formu. Gündüzleri insan olarak oynarken sahip olduğunuz yetenekler, gece vampir formuna geçtiğinizde tamamen farklı bir yapıya kavuşuyor. yetenek ağacınız da ona göre şekillenmiş. Kılıç yetenekleriniz hem gündüz hem geceye etki ederken, vampir ve insan formunuz için de farklı yetenek ağaçları bulunuyor. Yani gündüz vakti vampir yeteneklerinizden muaf kalıyorsunuz.

Vampir tarafı daha agresif ve daha farklı seçenekler sunarken insan tarafı biraz daha klasik ilerliyor. Dolayısıyla önemli bir göreve nasıl yaklaşacağınız sadece düşmanın türüne değil, aynı zamanda gün dönümüne de bağlı oluyor. Vampir olmak sadece görsel bir özellik olarak kalmamış.
İnsan formunda farklı büyüler yapabilirken Vampir formunda ise çok daha atik bir oynanış var. Öyle ki yeri geldiğinde kan emcüklemekten geri durmuyorsunuz. Canınız azaldığı anda cooldawn el verirse, rakibin tadına bakabiliyorsunuz.
Oyunun dövüş sistemi ise Witcher ve Kingdom Come’ı birleştirmiş. hem saldırı hem de savunma tarafında atak yönünü hesaba katmanız gerekiyor. Rakip soldan vuruyorsa sol taraftan savunma yapmanız gerekiyor. Bu sistemi menüden otomatiğe alabiliyorsunuz ama ben hep böyle oynadım. Alıştığınızda hakikaten mücadele hissi artmış. Tek kusuru çok kalabalık düşmanlarda özellikle kamera açısından kaynaklı kaçmalar olması.
Sangora Vadisi güzel tasarlanmış. Orta Çağ Avrupa'sının kasvetli yapısı, vampir temasıyla güzel birleşmiş. Oyun için teknik anlamda çok iddialı diyemem. Bu durumu sağlam atmosferi ile dengelemiş. Dünyası karanlık, özellikle gece olduğunda çatılarda dolaşırken bi vampir moduna giriyosunuz. Burda karakterin ikilemini de iyi vermişler.

Açlığına yenik düşüp oyundaki tüm karakterlere iki diş atma şansınız var. Hatta çok önemli karakterlerin bile iliğini kemiğini sömürebiliyosunuz. Karakter ölse bile oyunun hikayesi devam ediyor. Bu yapısını hakikaten sevdim.
The Blood of Dawnwalker'ın en büyük problemi ne?
Teknik ve oynanış anlamında beni rahatsız eden bazı noktalar da var. Öncelikle oyunun animasyonları çizgiyi aştığınız anda sapıtmaya başlıyor. Kayalıklardan inerken, ya da duvarda yürüme özelliğinizi kullanırken animasyonların teklediğini görebiliyorsunuz.
Diğer taraftan zaman sistemi herkesin hoşuna gitmeyebilir. Bazı noktalarda dengesizleştiği oluyor. ya ben buraya niye bir günümü harcıyım diyerek eski kayda döndüğüm bazı anlar oldu.

En büyük sıkıntılarından birisi de iyi görevlerin yanı sıra birbirini tekrar eden çok fazla görev olması. Normalde belki de oyunu etkilemeyecek bu sistem işin içine zaman olayı girince biraz geri tepiyor.
Karar
Sonuç olarak The Blood of Dawnwalker, iyi bir oyun. Bazı önemli eksiklerine rağmen sizi ekran başında tutmayı başarıyor. Bir Witcher değil ama denediği farklı yöntemler ile kendi kimliğini oluşturmayı başarmış. Daha da önemlisi başta da belirttiğim gibi Rebel Wolves'un ilk oyunu olmasına rağmen ne yapmak istediğini net bilen bir RPG.
Vampir teması güzel, seçim yaptığınızı size hissettiriyor. Önce ayak takımından başlayıp tepeye doğru giderken güzel olaylarla karşılaşıyorsunuz. Herşeyi yapamazsın, bazı seçimler yapmak zorundasın ikilemini de beğendim. Kaçırdığınız şeyler bir yandan da oyunun bir parçası haline getiriyor.
Yapım ekibi kolaya kaçıp sığ sularda yüzmek yerine, kendi markasını oluşturmak için çabalamış. Bu da takdir edilesi noktalardan biri.

